Giderek daha uzak,
Giderek daha ıssız bir yerden
Ve yalnızca düşlerde görebilirim seni.
Sana yazsam , hava yakar mektuplarımı.
Karşılamaya gelsem seni, atım tökezler.
Yol boyunca aldığım yaralardan
Başka bir şey değilim, sana ulaştığımda.
Gözlerinde yansıyan, bölünen ve bozulan
Kendimden son ayrılıştan başka bir şey değilim.
Yolun iki yanında, gerideki dağları işaret eden,
Yüzlerini beyaza boyamış iki kişi:
Sen, ağızlarından akan kanın.
Ve ellerindeki bıçakların farkına varmadan,
Sırtın bana dönük, geçerken yanlarından,
Seslensem, eritir onları gözyaşların...
Henrik Nordbrandt
Bu şiire girmek için
yıllarca bekledi
şu yaşlı ağaç.
Kimse onu anlamadı.
Yanından geçen
birini görünce
usulca kımıldanmasını bile
bir şeylere
yormadı...
Yolun kıyısında duran
yapraksız, tozlu ağaç
işte bir şiire girdin.
Artık yalnızca
bir ağaç
değilsin.
Ahmet Erhan
Canı cehenneme rahat uyuyanın,
Kapısını örtenin perdesini çekenin.
Yüreği yalnız kendiyle dolu
Duvarları ancak çarpınca görenin.
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin.
Bahçesine dek gelen alevleri
Şehrayin sanan aptalın
Canı cehenneme, camlarında
Parçalanmış cesetler uçarken
Bir iğdiş incelikle çiçekleri suluyanın.
Mutfakla yatak odası arasında
Çarşılarla gövdesi bencillikle hırsı
Yılgınlıkla yenilgi arasında
Dünyayı tüketenin canı cehenneme.
Orada dağlar birer mezarlık
Bulutlar kan salkımı sular toprakta düğüm
Orada evler oda oda kanarken
Burada yeşerenin canı cehenneme...
Ey bir halkın gözyaşıyla ruhunu yıkayan kin
Ey zulümle yükselen başarı
Ölü sayısına endeksli maaş;
Uzun masalar ardında mağrur
Boynunda ölüm çanıyla oturan güç
Senin de senin de canın cehenneme
Ey Sultan Hamit tuğralı koruyucu alayları
Kardeşi kardeşe kırdıran siyaset...
Bir gün elbet, bir gün elbet
Örter üstünü bu ağır yanlışın
Sevgiyle, yalnızca sevgiyle işlenen
Bir dal incelik, bir simli gülüş,
Bir kardeş mavi....
ŞÜKRÜ ERBAŞ
eski çobanlardan yenik anılar dinledik
bir efsane bulduk kaybettiğimiz
kadınlardan ezberledik acıyı
masal yerine tarih anlatılmış
çocuklarla göz göze geldik
mağara resimlerini okusan da
manalansan diyen köylü,
bizi mektepli ellerimizden tanıdı...
büyük bir yüktü geçmiş
onların dillerinde yaşamıştık aylarca
bugün gördük ki, bize benzer
kim varsa el vermişler
devrim misafiri deyip
evlerine almışlar kim darda kalmışsa
nasihat etmişler dillerini karla ovup...
anladık ki ekmeklerini, tuzlarını
huylarını paylaşmışlar onlarla
bize benzer kim kalmışsa
kimi bulmuşlarsa, yataklarını vermişler
peşlerinden gitmeye heveslenmişler
asi aramışlar saklamak için dağlarda
aynalara onlara benzemek için bakmışlar...
hakikati başka mecazı başka bir hikayeydi bu
mağarada gizlenmiş bir kitabı seyrederken
iyi huylu anıları katık yaptık
yeni çoban, kavalıyla eşeleyip sesini
huylu huyundan vazgeçmesin
tarih biraz da budur, dedi usulca
uykusuz günleriydi dağların
çocukların gönlünü anılarla aldık
ve dalıp geçmişin sularına
devrimin eski cevaplarına soru kaldık
Sezai Sarıoğlu
Gümüşün ustalarını bitirdik
Ahşap konakların oymalı dolapların
Üzümün camın kesme taşın ustalarını...
Akik kehribar yakut ve lal
İşleyip incecik dünyayı parmaklarıyla
Hantal düzlüğümüze köpük köpük
Pencereler açan ustalarını
Işığın, sevginin ve iyiliğin
Bitirdik bir bir hünerleriyle boğarak…
Uçurumların türküsünde şimdi sıra
Dorukların karında, çimenlerin sütünde...
Fırat'ı yasaklayıp Dicle'yi susturarak
Tütün peynir yün ve pirinci
Gömerek ağır toplarla toprağa;
Kıl cecim savatlı düş rüzgârlı poşu
Bin yıldır kendi yurdunda konuk
Bin yıldır göçer iki zulüm arasında
Akıl almaz bir yaşama ustası
Koca bir halkta şimdi sıra...
Narcissusun aynasında yalnız kendi suretimiz
Biz neden başkalarını sevemiyoruz...
Şükrü ERBAŞ